20 Ocak 2014 Pazartesi

Finallerin bitişinin dayanılmaz hafifliği.

...ve Adana.

Finallerim de bitti. Bir dönemi bitirmiş oldum böylece. Hala "Boğaziçili" olduğuma inanamasam da Boğaziçi'nde koca bir dönem geçirdim.

Sınavlarla ilgili diyeceğim tek şey "eh işte." önem verdiğim tek ders olan fransızcadan iyi almış olmam benim için yeterli oldu bu dönemlik. Zaten hocalar bir garip, anlam veremiyorum bazı davranışlarına. Çok gereksiz ayrıntılara takılanlar mı desem, ne istediklerine anlam verememek mi desem bilmiyorum. Bazen "Bu mu yani Boğaziçi?" diye soruyoruz. Buna rağmen okulu da seviyoruz (en azından şu anlık)

Sınavlar bitince soluğu dünya tatlısı insanların yanında aldım.
Çantamı şiir kitaplarıyla doldurup okuldan aşağı doğru indim.


(YAZAMADI)
ama siz anlayın.

Kafiyeye karşı çıkan adamın
kafiyeli mezar taşı,
birde kış vakti, akşamüstüne doğru okunan
şiiri.

Anlamadığım tek şey Cemal Süreya, Tomris Uyar ve Oğuz Atay neden burada değil. CANLARIM NEREDESİNİZ?

Cemal Süreya'yı buldum, ama diğerleri nerede bilemiyorum:
Kadıköy tabi ki.


Ali ve girintili çıkıntılı yerlere yazamayışı temalı.

Sınavlar bitince de Adana'ya döndüm. Okul açıldığından beri annemi görmüyormuşum meğer. Nasıl özlediysem artık. 
Adana'dan bildiriyorum: burası çok ucuz.
cidden çok çok ucuz. çok güzel. her şey ucuz.
bir de yapacak hiçbir şey yok,kitap okumak dışında.
çok sıkılınca oturup defter yaptım arkadaşlarıma.


Geçen sene sonbaharda topladığım yaprakları kışın yakmıştım. Birde ellerimi ısıtmıştım onlarla. Bu yıl toplamamayı düşünmüştüm böyle mutsuzluklar yaşamamak için ama sonbahar gelince yaprakları görünce dayanamadım topladım yine "işte bu" dediğim yaprakları. Sonra Kardelen'den edindiğim alışkanlıkla hepsini göğe doğru kaldırıp yaprakların damarlarını inceledim ve maviye nasıl uyduklarını gördüm.

Defterlerin dışında birde Chantal için Orhan Veli'nin şiir kitabını aldım. Ama kapağı çok kötü bir durumdaydı. "Hazır defter yapıyorum buna da bir kapak yapayım" dedim ve beynimin içinde çınlayan "Bir kuş olsa mavilik derdi buna" dizeleriyle mavi bir kapak yaptım. Aklıma birde Adam yayınlarının kapağı geldi. (bakınız) benim yayınevinden neyim eksik diyerekten benzer bir şeyler yaptım. Chantalcığım,umarım beğenirsin. 

Dün akşam odamda oturmuş mandalina yiyordum, canım sıkıldı. Mandalina yerken neden canı sıkılır insanın diye sormamalı, bilmiyorum çünkü. Adana'da kalan mumlarımı yaktım, ama tütsülerimi İstanbul'a götürmüştüm diye odada eksik bir şeyler kaldı. Babaannemlerin odun sobalı evleri geldi aklıma. Odun sobasının üzerine mandalina ve portakal kabuğu koyardık tüm oda portakal kokardı. Ben de "Geleneklere bağlı yeniliklere açık" klişesiyle yediğim mandalinaların içine mum koydum. Bir süre sonra benzer kokuyu verdi. Mutlu mutlu anneme anlatırken "Canım biz bunu daha çocukken yapardık portakalı soyup" demesiyle hayal kırıklığına uğradım. Ben bunların patentini bile almayı düşünmüştüm oysa ki. Hem daha geliştirip mandalina yiyerek para kazanırdım belki. Olmadı. Kısmet değilmiş,napalım.

Patentini alamadığım mandalina
kokulu gece lambası.
sizde yapın bari.
Bir zamanlar Adana'dan ciddi ciddi nefret ediyordum ama artık eskisi kadar nefret etmiyorum. Her ne kadar çok fazla anım olmasa da farklı bir düzenim vardı burada. Gelince hayatımın şehir değişikliğiyle ne kadar değiştiğini anladım. Adana'dayken dışarı çıkmazdım ama şimdi neredeyse her haftasonum dışarıda geçiyor. Beni bu Adana mahvetmiş meğer. Olsun ama,ucuz. En azından patatesli sıkma diye bir şey var ve 1 lira 25 kuruş. Turunç da bedava. Akdeniz bölgesinde (deniz şehri olmasa da Akdeniz'e yakın.) 
Yolları da taştanmış.
Yalan.
Asfalttan yolları.
Ve dümdüz. Hiç mi yokuş olmaz koskoca şehirde. İstanbul ve yokuşlarından sonra dümdüz yollarda koşasım geliyor.

Koşalım öyleyse.

11 Aralık 2013 Çarşamba

Kar yağıyoooooooor!


Hayatında ilk defa karlı bir güne uyanmış
masum Adanalı

Kar yağıyor arkadaşlar. Bildiğin beyaz kar. Bembeyaz. Bahçe bembeyaz. Sabah uyandım ve perdemi bir açtım bulut ülkesine taşımışlar evi. 

Tatlı bir kahvaltı yaptım sonra baktım ki derslerimin biri iptal olmuş. Dünyanın en güzel haberi bile denilebilir şu an için. Çünkü ilk karlı günümün tadını çıkarmak çok güzel.

Vizelerim bitti. Ortalamaya göre iyi ama bence "daha iyi de yapabilirdim" şekilde bitti. Darısı finallerimin de böyle geçmesi ümidiyle.
***
Rhetoric dersinde final essay yazmaya başladık. Derste Fahrenheit 451'i okuyoruz. Bilmeyenler için kısa bir özet geçeyim: Distopik bir dünya, kitaplar sansürleniyor hatta yakılıyor. Kitaplar canavar ve değersiz şeyler olarak görülüyor. Kitapları yakan adamlar itfaiye olarak adlandırılıyor (hatta bir yerlerde "eskiden itfaiyeciler kitapları yakmaz yangını söndürürmüş doğru mu" gibi konuşmalar var.) Ve bu itfaiyecilerden biri bir gün kendini derinden etkileyen bir olay yaşıyor ve aslında kitapların değerli olduğunun farkına varıp içinde bulunduğu baskıcı yönetime karşı gelmeye başlıyor. (1984 gibi bir kitap işte)

Biz de bir kitap belirleyip o kitap Fahrenheit'ın distopik dünyasında olsaydı, sansürlenir miydi; neden sansürlenirdi gibi konusu olan 5 sayfalık bir makale yazacağız. Hangi kitabı seçmeliyim, 5 sayfa ne yazarım diye düşünürken "Doğal yaşam ve başkaldırı diye bir kitap var ve sen hala düşünüyor musun" dedi iç sesim. 
Sonra bu essay süreci benim için bir eğlenceye dönüştü.


Hatta bakayım bir başlayayım diye oturdum yazmaya çıkardığım notlarla, bir baktım 2,5 sayfayı doldurmuş bile. Korktuğum kadar da zor olmadığını fark ettim. Hem de eğleniyorum. Çünkü Thoreau, into the wild ve Walden.
Ama kitabı okudukça "Ya ben bu binalar arasında napıyorum, gidicem" diye rolleniyorum. Essayi yazıp ormanlara gidersem şaşırmayın. Çünkü Thoreau doğayı ve yaşamını öyle bir anlatıyor ki kaçmak istiyor insan bu binalar arasından. Kitap mevsimlere göre ilerliyor, tabi bunun yanında yaşadığı deneyimler... Walden gölünün nasıl donduğunu, ardından baharda buzların nasıl eridiğini anlatan betimlemeler çok güzel (Kendi dilinde daha güzel.)

Olur ya "Ben ingilizceme güveniyorum, bakayım ne yazmışsın" diyen olur. Gönderirim essayimi okumak isteyene bitirdiğimde. 

***

Hafta içi okul-ev ikilisinde geçirip haftasonları Kadıköy'e gitmek hobi gibi bir şey oldu benim için. Çünkü Orhan Veli ve Oktay Rifat vapurda giderken çok güzel gidiyor.




Deniz. Mavi. Şiirler ve Martılar.
Orhan Veli İstanbul'da güzel. Çünkü Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi'nden bahsederken o iskeleden Kadıköy'e giden vapura binmek mutlu ediyor beni. 
Anlıyorum şairlerin neden bu denli sevdiğini İstanbul'u. 
Aklıma İzmir'i çok sevdiğim günler geliyor da, hata yapmışım gibi hissediyorum. 
Çünkü sevdiğim insanlar istanbulda, olmak istediğim yer İstanbul olabilir (en azından şimdilik)
İzmir'de olsam yine yapayalnız arkadaşsız kalacaktım büyük ihtimalle, ama şimdi Kardelen yine yanımda, beslediğim bir Çiğdem, birlikte yemek yapıp yediğimiz Chantal ve birlikte ders çalıştığımız Zeynep var. Birbirimizi anlayabiliyoruz, hepsi sevilesi insanlar. 
Birde Ankara'da Seda var ama o konuya girmiyorum.
Seda bunları okuyorsan eğer "NEDEN ANKARA CNM ANLTSNA BRZZZ :)"
Ben odamın penceresinden karın keyfini çıkarmaya devam edeceğim.
Başka bir yazıda (bir ay sonra muhtemelen :D) görüşmek üzere!

9 Kasım 2013 Cumartesi

"Vizelerim var bu hafta ders çalışmam lazım."

Bu posta başlarken fotoğraf arşivimde yazın çekilen fotoğrafları buldum.
İŞTE EN BİRİNCİ ALİ.
Trollük bedava kfdhkgjshfdkjghfsd
Ya ne güldüm görünce. Adana birincisi olma keyfi hahaha. Peki ya bu fotoğrafın "Hadi birinci oldum birinci olan insanlar gibi çekin" diye gülüp kendi kendime eğlenirken çekilmiş olması. 
TÜRKİYEMİZ BİRİNCİ OLDU!!!!!
eğlendiğimize göre artık postu yazmaya geçebilirim.
***
Aslında buraya "Kadıköy" yazıp bırakmam gerek sanırım. Çünkü Kadıköy çok güzel. Ya okulu kadıköye taşıyalım ya da okul bitsin kadıköyde yaşayalım. 
Kadıköyde yarım elmadaki şebboyu görüp kadınla dalga geçtik.
Kadıköyde duvara ibranice "fuck the goverments" yazan alman gördük. 
Kadıköyde "aaamed"i gördük
Kaıdköyde alfredoyla tanıştık.
Kadıköye son vapurla gidip ilk vapurla döndük.
Moda'da şarap içip Orhan Veli okuduk.

Ali neden Kadıköy'ü
bu kadar çok seviyor acaba?
Huzur İzlanda yazan insan
bunu görüyorsan
sırt çantanı hazırla,
İzlanda'ya gidiyoruz!


Akşam son vapur-Sabah ilk vapur
***
Bir de yıllardır bana çok havalı gelen aslında ölümün öteki adı olan "Vizelerim yaklaşıyor" cümlesi var.
Lisedeyken "Vizelerim yaklaşıyor demek ne havalı beee vize vaaaaaayyyy" şimdi "Vizeler yaklaşmayın lütfen" İlk vizem çarşamba günü ve nasıl geçeceğini merak ediyorum. 4 vizem var hepsi bir şekilde olur ama korkulu rüyam Hist 105. İki sayfalık makale yazacağız (ya da yazabilecek miyiz?) Rüyama giriyor ders. Yapamıyorum ağlıyorum o sırada uyanıyorum. Hist 105 psikolojimi bozdu. Lise boyunca "Bu benim bölüm dersim değil niye alıyorum ki" şikayetleri üniversitede de devam ediyormuş. Dersin  içeriği, lisede gördüğümüz milliyetçi içi boşaltılmış tarih anlayışıyla kıyaslanamayacak kadar kaliteli. Dolu olması dıştan ne kadar güzel olarak görünse de tüm o doluluk sınav sorusu olarak geri döndüğü için psikolojimi bozuyor sanırım. İki sayfa essay ya. Ne yazcam allasen ben iki sayfa. Türkçe bile yazamam ki tarihte iki sayfa. Neyse ya. O kadar insan alıyor herhalde tek ben korkmuyorumdur bu kadar.
Yaz okulu da yokmuş Hist 105 için iyi mi. Ya yapacaksın ya yapacaksın.
Gideyim de peloponnesian war'a çalışayım.
***
Yıllardır gitme hayali kurduğum Beyoğlu Sahaf Festivali hayal kırıklığıydı benim için. Aradığım hiçbir kitabı bulamadım. 8 kitap adıyla gittim her sahafı gezip tek tek isimleri sordum ve her kitap için birer yok cevabı aldım. 30 sahaf olduğunu düşünsen 8x30=240 kere yok cevabı duydum. En son isyan edip "Sizde ne var ?" dedim birine. "Burası olmayan şeyler sahafı" dedi adam.
Sahaf Festivalinin tek güzel yanı
buydu sanırım.
***


18 Ekim 2013 Cuma

Merhaba blogspot,tanışabilir miyiz?

*ben buralara ne kadar yabancılaşmışım yahu.

(1 aydır ne tumblra ne buraya giriyordum. Bir girdim, güzel yorumlar tatlı mesajlar gördüm. Buralarda beni unutmayan insanlar olduğunu görünce bir yazma şevki geldi. O insanlara sevgilerle!)


Ben artık sosyal biri oldum. Buna hala şaşıyorum. Çevremde insanlar var, birlikte bir şeyler yapıyoruz. Eğleniyoruz. Zorunluluktan ötürü birlikte olmadığım insanlar. Ne güzel bir duyguymuş ya. Eski arkadaşlıklarımı (!) düşününce gerçekten yalnız kalmama hak veriyorum. Ama o dönem bitmiş artık (ya da bittiğini düşünmek istiyorum.)

Neler yaptım?
Bayram gelmiş bana mı bayram diyerekten Adana'ya dönmedim. Zaten bayram adıyla meşrulaştıran katliam aslında. Bunda hepimiz hemfikiriz değil mi?

"Koskoca 9 günüm var,herkes memleketine dönüyor. Napsam ki?" diye düşünürken "kamp kurucaz bisikletli, gelsene" gibi güzel bir teklifle karşılaştım. Haziranın sonundan beri bisiklet sürmediğimi düşününce bir an "ıııı şeyyy gelmesem mi kondüsyonsuzluk" diye kem küm ederken daha acemi olan insanların da olduğunu öğrendim. O zaman let into the wild begin! 

Rotamız aşağı yukarı böyle bir şeydi. Tabi yollar burada göründüğü gibi düz değil. Yokuşlar çıkmak,yokuşlar inmek. Dik yokuşlarda bisikleti yürüyerek çıkarmak derken 3 saat içinde kamp kuracağımız yere vardık. Hava soğuk,önümde gri deniz,arkamda uçsuz bucaksız orman. İstanbul'un Alaska'sıymış burası meğersem.

Çadırları kurmaya başlamıştık ki bekçi geldi. "Burada çadır kuramazsınız yasak." dedi. Konuşup anlaşmaya çalıştılar. Adam nuh dedi peygamber demedi. Çadırlar geri toplandı. Başka yerlere bakıldı. En son camping alanı bulduk, oraya girip çadırları kurduk. Çadırları kurduktan sonra yemek yedik. Odun toplandı ateş yakıldı. (Burada gözünüzün önüne tatlı bir kamp manzarası getirin)
Bak sen şansa, kamp kurduğumuz yere birisi çekyat bırakmış. Çekyat. Bildiğin çekyat. Aldık çekyatı ateşin karşısına taşıdık. Sonrası ise aynen şöyle: 

aslında fotoğrafta sekiz kişi var ama siz görmüyorsunuz.
Gecenin bir yerinden sonra ben uyumak için çadıra gittim ama sabah çekyatta benzer bir manzarayla karşılaştım. Çadırlar boş, çekyat aynen böyle dolu. Bundan sonraki kamplarda çadır yerine çekyat mı götürsek napsak?

Giderken çıkılan yokuşlar dönerken "ALMANYAAA" oldu. Ben de bu sayede nerelerden gittik fotoğraflayabildim.
 Gelemeyenler için zoru başarım tek elle bisiklet sürerken video çektim. Sıradaki videomuz "Yaaaa bende istiyorum" diyenler için gelsin:



***

Yemek yapma ve yeme yurtta sorun olacağı için eve çıktım. Her haftasonu pazara gidip meyvemi sebzemi alıyorum. Sonra yemeğimi yapıyorum. Meyve ve sebzeler rocks!
Genelde yeşillikleri alıp "Kahvaltıda yerim bunları" diye düşünüp kahvaltıda yemeyip kısır yapıyorum. Çünkü kısır dünyanın en güzel raw yemeği.

Geçen hafta ıspanak aldım, yemeğini yapar yerim diye ama ıspanağı yemek olarak çekmedi canım. Şöyle sıcak sıcak bir börek olsa da yesek dedim. "Zaten evde patates soğan var. Ispanakta var. O zaman Chantallara gidip börek yapalım." Chantal türk dili ve edebiyatı okumuş olan Hollandalı arkadaşımız(bu konuya sonra döneriz,evet).
Ispanaklı ve patatesli böreklerimizin içini hazırladık sarmaya başladık.
Let's roll börek.
Çünkü börek yapmayı bilmek bunu gerektirir 












Börekleri yaptıktan sonra Chantal kek yapmak istedi. (Bkz. Yumurtasız kek tarifim) ondaki yoğurdu soya sütüyle değiştirince vegan kekimiz de oldu.

Mezemiz olsun istedik, birde nohutlarla humus yaptık. Sulu yemeksiz olmaz dedik, barbunya yaptık.
"Vegan olmak zor değil mi hiçbir şey yiyemiyorsun :("

****

Her geçen gün Kadıköy'ü daha çok seviyorum. Beşiktaş'tan vapurla Kadıköy'e geçmek bile mutlu ediyor beni. Çünkü Kadıköy. Bu sefer yazılar yok fotoğraflar.

Birde Göğe bakma basamağına gidip göğe bakan insanlar görüyorum. Ne tatlı olmuş. Ekleme yapmışlar hem duvarlara ve basamağa. Çok güzel olmuş. Çok sevdim ben. Yaşasın Kadıköy, yaşasın gökyüzü! 
Geçen ay maviye boyadığım yalnız kaldırım hala yalnız başına duruyor.

Moda sahilinde kafamı yere eğmiş yürürken
şunu görmüş olmam. (kadıköyü sevmek
için nedenler 4872.)


Samimiyet.


camdaki yansımama odaklandınız mı sizde
benim gibi?

P.s Kadıköy'deki Ada kafeye gidip bir çay için bence. Ya da kitap okuyun oturup. Ama gidin kesinlikle. Ada'yı okuyun hatta. Arkadaşınızla gidip tavla oynayın en kötü. Kafenin sahiplerinin ne kadar tatlı insanlar olduğunu görün.

****

10 Eylül 2013 Salı

Ben boyamam,bulutlarım- Crossing the Bridge.

İstanbul'u da gördük.
Yeni bir şehre başladık.

Bu sefer farklıydı. En azından İzmir'in hayal kırıklığından farklı. Yanımda Kardelen vardı, ağır yalnızlık yaşamadım bu yüzden. Hatta Kardelen'in yanımda olmasından mütevellit yeni bir şehir değil de bir şehrin devamı gibi geldi. Tabi Orhan Veli bana sürekli "İstanbuldasın" diye hatırlattı.

İstanbul'a giderken önyargıyla gitmiştim. İstanbul'u kalabalık,gürültü,kirlilik olarak düşünmüştüm. MUTLUYUM ÇÜNKÜ YANILMIŞIM.

Öğleye doğru vardım İstanbul'a. Beşiktaşta bir şeyler yeyip okuluma geçtim. Okulun ana girişinden girmemle şu manzarayı görmem çok gözyaşartıcı bir olaydı. Çünkü beklentilerimin çok çok üstündeydi. Çünkü yeşil ve mavi. Buranın İstanbul oluşu. Hala inanamıyor gibiyim. Bu kadar tatlı yerde okuyacağım. Çünkü boğaziçili olmak bunu gerektirir.
KAZANAMAYANLAR DÜŞÜNSÜN. DKJFHGJSKLFDHGKJSDLJFGJLFD
İstanbul'u sevmeye başlamamın en büyük nedeni.
Okul kayıt günü bir kulübe üye oldum. Çevre kulübü. Vegan insanlarla tanıştım. Hatta içlerinden birini "arkadaş"ım olarak görür gibi oldum. Sadece oldum ama. Sonra "arkadaşlık" kavramının benim için çağırıştırdıklarını hatırlayınca vazgeçiş. Ama bu sefer insanlar arasında çok ruh gibi davranmadım. Çünkü beni anlayabileceklerini düşündüm. Onlar da bana samimi davrandılar. Öyle bir samimiyet ki standa slogan bile hazırladım.
Okulumun merdivenleri de rengarenk.
Arkadaşlar gökkuşağı ve LGBT bayrağını birbirinden ayıralım lütfen. Çünkü bir şeylerin sembolikleşmesinden nefret eden biri olarak bunu da onaylamıyorum. Gökkuşağını böyle sembolikleştirmeyin. Zaten yeterince gereksiz sembolik bayrak var. Evet, gökkuşağını hepimiz sevebiliriz, çünkü içinde birbirinden güzel renk var. Ama bu kadar güzel bir doğa olayını neden kurumsallaştıralım ki? Zaten insanları homo hetero trans diye ayırmak saçma değil mi? İnsan insandır, birinin cinsel yönelimi neden insanları bu kadar ilgilendiriyor? İsteyen ilgi duyduğu biriyle,cinsiyet ayırt etmeksizin birlikte olabilir. Zaten iki insan arasında duygular olduktan sonra cinsiyet çok büyük bir şey ifade etmiyor. Ama buna rağmen insanların pride yürüyüşü yapmasına anlam veremiyorum. İnsanın cinsel kimliği gurur duyulacak ya da utanılacak bir şey değil. Bunu bu kadar büyütmeyin. Gökkuşağını da (bizzat dışlandığını düşünenler tarafından) yapılan ayrıma  alet etmeyin. Çünkü ben üzülüyorum.
 Şu dediklerimden homofobik olduğumu çıkaran olacak mı çok merak ediyorum. 
****

Tabi birde bunun crossing the bridge olan bölümü var.
BULUTLAAAAAARRR!!

Denizi izlemek ve Kafka okumak arasında kalmış Ali
temalı fotoğraf.
 Kadoköy'ü çok sevdim. Gerçekten sevdim. Avrupa yakasına nazaran daha sakin,daha sevimli. Adım başı bir sahafa rastlamak,güzel şiirler,marmara denizi...

Moda'da gezinirken merdiven boyama olayına denk geldik. Daha doğrusu önce merdiven ve boya gördük sadece. Boyaların yanına gittik birinin kapağını bir açtım mavi. "Enee mavi hadi boyayayım" dedim. Kimseye sormadan aldım rollerı elime bir basamağı boyadım. Sanki "biz bunları bıraktık,isteyen boyasın kafasına göre" demişler gibi. o sırada bir kız geldi yanımıza. "Bize katılmak ister misiniz?" dedi. Bende "Zaten boyadım ki ben. Mavi" dedim. "Biz işte öyle direkt boyamayacağız, önce temizleyip sonra boyayacağız isterseniz yarım saat sonra başlayacak" dedi. Kadıköyün merdivenlerini maviye boyamak. Daha ne isterim ki. 

Yarım saat sonra dönünce belediyeyle ilgili sorunlardan ötürü başka yeri boyamaya karar vermişler. Oraya gittik. Önce çok insan var diye bir vazgeçiş yaşadım, sonradan insanların bazıları gitti. Kimisi bıraktı,ortalık sakinleşince aldım maviyi elime önce basamakları boyadım. Tabi tatmin etmeyince yaratıcılığımı kullandım. ÇÜNKÜ BEN BOYAMAM,BULUTLARIM. 
(also known as: Ali bulutu)
Olur da Moda'da bir merdivenden sahile inerken görürsünüz (griye boyanmazsa) kafanızı göğe kaldırın. Hatta göğe bakma durağınız olsun orası.

Birde şu hoşuma gitti, ütopya içindeki distopya tarzında bir şey olmuş. 

Güzel İstanbul. Güzel. Bir şehri sevmeye başlamış olmak. 


-FIN-


9 Ağustos 2013 Cuma

AÇILIN BEN EN BİRİNCİYİM

Boğaziçi'ni kazanmam ne güzel oldu. Nurtopu gibi bir egom oldu.
Dershaneye gittim geçen "Oooo boğaziçilimiz gelmiş" falan filan. Egolarımın okşanması hoşuma gidiyorsa demek.
Dershanedeki sınıfımdan biri dershanede staja başlamış. Onunla oturduk konuştuk biraz. Dershanede dönen olaylardan bahsetti. Sonra önceki postlarda bahsettiğim, Bay Kibirli'yi (Evet adı bu olsun) anlattı. Öğretmenler odasında pano hazırlamışlar. Kazananlar kağıtlara türlü türlü şey yazıyor. Bizde arkadaşla oturup şöyle bir şey yapalım dedik.

Ben sadece "en birinci benim yazıyım,bulutlar olsun" demiştim. Sonra ortaya bu ego harikası olay çıktı. "Boğaziçili olduğunu da ekle ekle, onsuz olmaz." sonundaki iki satır arkadaşın eseri. "Böyle yazalım da görenlere kapak olsun nihaha" O lacivert gözlüklü gülücük saçan şapşirik de benim.

BENİM ARTIK LACİVERT GÖZLÜKLERİM VAR.
Hala alışma evresindeyim. Hep unutuyorum takmayı zaten. Geçen bir arkadaşım "John Limon" olmuşsun dediğinden beri ayrı bir sevmeye başladım gözlüklerimi.
***
Ben evde çok sıkılıyorum. Bisiklet sürmüyorum. Koşmayı bıraktım. Odamdan dışarı zorunlu bir durum olmadığı sürece çıkmıyorum. Gerçekten bunaldım. Hiçbir şey yapmak istemiyorum. ama aynı zamanda sıkılmak da istemiyorum. Hiçbir şey yapmamak istiyorum ama sıkılınca bir şey yapmış oluyorum. Sıkılmayı bırakmaya çalışırken daha da çok sıkılıyoru.. OFFF!

Birde mutluluğumu paylaşacak birini istiyorum.Tabi mutlu olursam. Çünkü mutsuzluğu paylaşmaya gerek duymuyorum,teselli cümlelerini sevmiyorum. Mutsuzluğu yalnız da kaldırabiliyorum ama mutluluk için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. İçim içime sığmıyor ama bunu paylaşabileceğim herhangi biri yok. En kötüsü bu olsa gerek. Biri benimle birlikte sevinmiyor. Biri benimle üzülmüyor da ama bu çok mühim değil. Çünkü ne kadar üzülse de benim nasıl hissettiğimi anlayamaz mutsuzken. Ama mutluluk biraz daha farklı. Sarılarak,dans ederek hatta zıplayarak bile paylaşılabilirken benim kimseyle paylaşamamam mutluluğu aniden üzüntüye dönüştürüyor.
Sırf bu yüzden yoldan geçen birine "benimle sevinir misin" demem bence. demeyeyim yani. aklımdan geçiyor ama demem.
***
Arkadaşlar sizin bu konudan haberiniz var mı bilmiyorum ama gezi direnişinde tutuklananlara destek için mektup gönderebiliyorsunuz.

İster resim çizin ister yazın. Bir şeyler paylaşın onlarla. Eylemlerde tutuklanan herhangi birimiz de olabilirdi. Bizimle yaşıt insanlar yürüyüşe katıldıkları için faşist şiddetle öldürüldü, haksızca hapse atıldı. Hapiste onları geçmeyen saatlerle bırakmamalıyız diye düşünüyorum. Çünkü desteğe en çok ihtiyaç duydukları zaman şu an. Elimizden geleni ardımıza koymuyoruz,kalemi kağıdı alıp mektup yazıyoruz. Zaman geçirmeleri için güzel kitaplar,şiirler gönderiyoruz.
***
Ülkede yine bir şeyler oluyor. Ve olmaya devam edecek. Hep böyle olacak. Çünkü bütün olmanın,barışın ne demek olduğunu hala anlayamamış bir ülkeyiz. Biri gelip kürtleri ötekileştirecek,diğerisi ulusalcıları,başka biri dindarları,bir diğeri alevileri.
Ötekileştirmeler,insanlık dışı soykırımları peşinde getirecek. Küçücük çocukların ölümüne neden olacak. Ve ideolojisine körü körüne bağlı insanlar "oh olsun" diyip sevinç naraları atacak. İktidar değişip bu insanların torunlarına soykırım yapıldığında "insanlık nerede" diyecekler. Bu kısır döngü insanları sevmenin ne demek olduğunu anlayana kadar sürecek. Çünkü sürekli toplumu birbirinden ayıracak başa gelen. Kim olduğunun önemi yok. Devlet bu çünkü, hepsi aynı bokun grisi ya da turuncusu.
Her gelen kendi ideolojisine mensup olan vatandaşları kayıracak.  Bu hep böyle oldu,ülkedeki zıtlar birbirinden bu derece keskin çizgilerle ayrıldığı sürece de devam edecek.
Önce sevmeyi öğrenmemiz gerek. O zaman devlete ihtiyaç kalmayacak zaten.
All you need is love diye boşa dememiş John abimiz.
***
Bu bayram geçmiyor mu? İkinci günündeyiz ve ben ölmek üzereyim.
Tüm akrabalarımla geçen o möthiş konuşmalarımızı aktarıyorum size.
-Nereyi kazandın :) ?
+Boğaziçi
-Maşallah,hangi bölüm :)?
+Çeviribilim.
-Çevre bilim mi?
+ÇevİRİbilim.
-Hıııı.... (Anlamadım ama çaktırmıyorum kafası) Ne olacaksın mezun olunca yani?
+Çevirmen olacağım,tercümanlık gibi bir şey.
-İngilizce yani.
+Sadece ingilizce değil ama genel olarak evet ingilizce.
-Keşke çukurova ingilizce öğretmenliği yazsaydın.
+ORANIN PUANI BENİM 100 PUAN ALTIMDA BOĞAZİÇİNİ KAZANDIM SEN HALA BENİ ÇUKUROVA ÖĞRETMENLİĞE YOLLAMA DERDİNDESİN. NASIL BİR BEYİN İŞLEYİŞİNİZ VAR YETHEEEEEEERRR diyemedim. Hepsine "Boğaziçi daha iyi hem istanbulun imkanları..." diyebildim sadece. Ardından "benim nınımın nınısı şurayı kazandı şimdi şurada çalışıyor" muhabbetleri.

Birde sınav sisteminden haberi olmayanlar "O kadar iyi puan yaptın keşke tıpa gitseydin" diyorlar. Onlara da özveriyle YGS-LYS'nin karışıklığını anlatıyorum. Anlamıyorlar ama ben anlatıyorum. En sonunda "Hııııı" diyorlar sadece ama ben anlatıyorum. Çünkü sabır böyle bir şey

Birde "Ne kadar zayıflamışsın"cılar var. Bunlar genelde yenge adı altında geçen basenli teyzeler. 5 yıl önce zayıfladım ve hala "Ne kadar zayıflamışsın..." 5 yıldır kilom aynı diyorum "Önceden maşallahın vardı şimdi çok zayıfladın" diyorlar. "Alıyorum son zamanlarda almaya başladım" diyorum bende. Ne diyeyim yani. ne. çıldırttılar beni iki günde. zayıflamışsın da zayıflamışsın. pffff bye.

Bu teyzelerin amca versiyonu ise "Ekmek ye" diyorlar. Çok zayıfsın ekmek ye biraz. EKMEK YE EKMEK.
ben bu baskılara dayanamayacağım.. götürün beni buralardan. gideyim de ekmek yiyeyim.
***
İstanbul'da yaşamak nasıl bir duygudur acaba. Umarım güzeldir ve tüm önyargılarımı kırıp bana "hiçte düşündüğüm gibi değilmiş" dedirtir. Çünkü İstanbul denilince benim aklıma gelen tek şey kalabalık yollar,araçlar ve bunalmış insanlar. bunların yanı sıra sahaflar,cağaloğlu yokuşu ve boğaz.

3 yıldır "İzmir'de yaşıycam ben yea" deyip İstanbul'da okuma keyfi. Ya Boğaziçi'ni İzmir'e taşıyamıyor muyuz?

Ben 20 kişilik sınıfta bile nefes alamıyorken o 324879283748 milyon insanın yaşadığı İstanbul'da ne yapacağım?
Kitap çıkarıp boğaza atlayarak intihar etcem.
okumayacağım ben.
gidiyorum bu.

12 Temmuz 2013 Cuma

Muzlu Ekmek

İçime oktay usta kaçtı arkadaşlar.
Biz işi abartıp kek niyetine yediğimiz için
üzerine pudra şekeri serptik
***
1 bardak beyaz un
2,5 bardak tam buğday unu
1 tatlı kaşığı kuru maya
1 çay kaşığı tuz
1,5 tane ezilmiş muz
1,5 çorba kaşığı tereyağı
Yarım bardak süt
Yarım bardak su
*isteğe bağlı olarak: Keten tohumu, kuru üzüm,1 çay kaşığı tarçın
Önce un, maya, keten tohumu,kuru üzüm,tarçın ve tuzu karıştırıp ardından muz, tereyağı, süt ve suyu ekleyip iyice yoğurdum. Hamur kıvamına gelince büyük bir beze haline getirip 1 saat kadar mayalanması için üzerini kapatıp bekledim.  1 saat sonra hamuru iki parçaya bölüp elimi ve hamuru yapacağım yeri unlayarak hamurları rulo haline getirdim. Ruloyu kendi çevresinde döndürerek şu şekli elde ettim. 30 dakika daha bekledikten sonra 200 derecelik fırında yarım saat pişirdim. EKMEK, EKMEK DEĞİL ADETA KEK.
2 tane yapmıştım ama birisi olur olmaz daha soğumadan ortadan kaybolduğu için tekinin fotoğrafını atabiliyorum.

***
Ya tatil olunca ben iyice bozdum. Evde her gün bir yemek,bir tatlı ya da ekmek yapar hale geldim. İçimdeki oktay usta...

Ayrıca ben ve muz sevgim. Dünyadaki en mutluluk verici şey ne çikolata ne de başka bir şey. MUZ. Bangladeş'e gidip organik,doğal muzları ağacından koparıp yemek istiyorum bazen. Ya da anamurda kamp kurmak.
Sizin de içinde muz olan tarifiniz varsa yazın bence. Hemen denerim. (Yumurtasız olması tercihim)

YA BEN HER ŞEYİ BIRAKIP PASTA DÜKKANI MI AÇSAM ACABA?

7 Temmuz 2013 Pazar

KİM BİRİNCİ? ;)))9999

*Alerjen uyarısı: Bu post ego ve birincilik içerir. Kibirli olanlar, birinci olmamı kendine yediremeyenler ve çekemeyenler bu yazıyı okumadan önce doktorunuza danışınız.

BEN BİRİNCİYİM!
EN BİRİNCİYİM!
UZAYIN BİRİNCİSİ BEN OLDUM!
HEYOOO -bu sefer almanyaya değil- İNGİLTEREYEEEEEEEE!

En birinci ben oldum. Tüm yıl boyu uzayın birincisi dedim dedim ve oldum. Adana'nın en birincisi benim eheheh. 
Eee hal böyle olunca dershanenin sahibi özel olarak beni aradı. Tamda öğlen uykusu saatimde. Uyandım açtım hemen önce tebrik etti sonra dershaneye çağırdı. Fotoğraf çekildim billboardlarda,gazetelerde resmim çıkacak KJFDHGKJSDHFKLGSJFDGKLHSDKJFGLHS

"ADANA BİRİNCİSİ BAŞARISININ SIRRINI ANLATIYOR"
-Yoga yaptım kazandım! jkfjkhsfkgjhsdkj

Röportaj yapacakmışım birde. Ne desem bilemiyorum ki. Gelecek sorulara nasıl bir cevap vereceğimi düşünemiyorum. "Çok güzel yemekler ve kekler yaparak hazırlandım." Hele ki konuşaraksa röportaj, ben konuşan kişiyi orada bırakıp kaçarım. Mail'ime atsalar sorular çok güzel cevaplarım halbuki. 

1 yılım nasıl geçti diye bakıyorum da tamamen kayıp. 1 yılımı 2 sınav için feda ettim. Bir daha asla 17 yaşında olmayacağım ve 17 yaşım sınava hazırlanarak geçti gitti. Karşılığını fazlasıyla aldım ama bu 17 yaşımı tekrar yaşayabileceğim anlamına gelmiyor.
***
Ben sosyal medyadan nasibimi aldım bu yıl ayrıca. Koca yılda yanımda Kardelen dışında kimsenin olmaması. Yazın en yakın arkadaşım -aynı zamanda mektup arkadaşım- dediğim kişinin okul açıldıktan sonra attığım mektuba cevap atmaması. 1 yıllık koca dönemde bir kere bile nasılsın diye sormaması. Bir insana emek verdikten sonra böyle yapınca gerçekten üzülüyorum. 

Şans eseri buldum  bunu postu yazarken. Böyle bir arkadaşlığımız varken bir kere bile sınav dönemi nasıl gidiyor demedi. Sorun aslında bana yazıp yazmaması değil. Birbirimize bu kadar değer verirken bir anda hepsinin hiçe sayılması. Kavga etmiş olsak ya da bir daha konuşmama kararı alsak bu kadar üzülmezdim. Ortada hiçbir neden yok,onun anlattığı kadar samimiyken okul açıldıktan sonra her şey bitti. Acı. Sadece acı. Özellikle insanın bunu "Sen benim iki arkadaşımdan birisin" dediği kişiden görmesi üzücü. 

Birde böyle başka bir durum var. Ben 15 tatilde kalktım birinin yaşadığı şehire gittim. Aylardır planını yapıyorduk. Sonra ne oldu? Hiç. İlk geldiğim gün benimle birlikte ol,yoksa sonrasında kendimi yalnız hissederim dedim. Olmadı. Sonrasındaki 3 gün de yazmadı. Ben onun olduğu şehirdeydim. 3. günün sonunda yazdı. Benim hayatımda olmayışının 3. gününde. Bunu o günden çok önce yazmış,yine mesajlarda buldum. Peki nerdesin diye sorsam cevap verir mi acaba?

Bu iki deneyimden(!) sonra internet ortamına koca bir "Hoşçakal".
*** 
Ama Kardelen var. Kardelen var yani. Var işte. Kardelen sarılalım mı?
***
LIVERPOOL'A GİDİYORUM. HÜLOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOĞĞĞĞĞ
"Adana birincisini İngiltere'ye götürüyorum" demişti zamanında dershane sahibi. Eee ödülümü isterim tabi! İlk konuşmamızda Manchester'a bilet alınacağından bahsetti. Ayrıntıları tam anlatmadı. Bende o gün annemle "Manchester, Liverpool'a çok yakın. Ben giderim Liverpool'a yani. Beatles." diye konuşurken öteki gün tercihlerimi kesinleştirmek için dershaneye gittiğimde Liverpool'da kalacağımı öğrendim. 
-Liverpool'da kalacaksın.
+Ehe. John Lennon. Hair Peace
Süper tepkiler veriyorum farkındayım.

Tercihler demişken nasıl bir egoysa artık 4 tercih yapıyorum. ŞİMDİ ÜNİVERSİTELER DÜŞÜNSÜN.
Bu konuyu burada bırakıyorum tekrar. Tercih sonuçları belli olana kadar bir şey demeyeceğim. Tercihler açıklandığında görüşmek üzere.

Dipnot: Birde bu kadar iyi yapmışken burslara başvurayım diyorum. Bildiğiniz yerler var mı başarı bursu veren? Bir yardım edin bana.