11 Aralık 2013 Çarşamba

Kar yağıyoooooooor!


Hayatında ilk defa karlı bir güne uyanmış
masum Adanalı

Kar yağıyor arkadaşlar. Bildiğin beyaz kar. Bembeyaz. Bahçe bembeyaz. Sabah uyandım ve perdemi bir açtım bulut ülkesine taşımışlar evi. 

Tatlı bir kahvaltı yaptım sonra baktım ki derslerimin biri iptal olmuş. Dünyanın en güzel haberi bile denilebilir şu an için. Çünkü ilk karlı günümün tadını çıkarmak çok güzel.

Vizelerim bitti. Ortalamaya göre iyi ama bence "daha iyi de yapabilirdim" şekilde bitti. Darısı finallerimin de böyle geçmesi ümidiyle.
***
Rhetoric dersinde final essay yazmaya başladık. Derste Fahrenheit 451'i okuyoruz. Bilmeyenler için kısa bir özet geçeyim: Distopik bir dünya, kitaplar sansürleniyor hatta yakılıyor. Kitaplar canavar ve değersiz şeyler olarak görülüyor. Kitapları yakan adamlar itfaiye olarak adlandırılıyor (hatta bir yerlerde "eskiden itfaiyeciler kitapları yakmaz yangını söndürürmüş doğru mu" gibi konuşmalar var.) Ve bu itfaiyecilerden biri bir gün kendini derinden etkileyen bir olay yaşıyor ve aslında kitapların değerli olduğunun farkına varıp içinde bulunduğu baskıcı yönetime karşı gelmeye başlıyor. (1984 gibi bir kitap işte)

Biz de bir kitap belirleyip o kitap Fahrenheit'ın distopik dünyasında olsaydı, sansürlenir miydi; neden sansürlenirdi gibi konusu olan 5 sayfalık bir makale yazacağız. Hangi kitabı seçmeliyim, 5 sayfa ne yazarım diye düşünürken "Doğal yaşam ve başkaldırı diye bir kitap var ve sen hala düşünüyor musun" dedi iç sesim. 
Sonra bu essay süreci benim için bir eğlenceye dönüştü.


Hatta bakayım bir başlayayım diye oturdum yazmaya çıkardığım notlarla, bir baktım 2,5 sayfayı doldurmuş bile. Korktuğum kadar da zor olmadığını fark ettim. Hem de eğleniyorum. Çünkü Thoreau, into the wild ve Walden.
Ama kitabı okudukça "Ya ben bu binalar arasında napıyorum, gidicem" diye rolleniyorum. Essayi yazıp ormanlara gidersem şaşırmayın. Çünkü Thoreau doğayı ve yaşamını öyle bir anlatıyor ki kaçmak istiyor insan bu binalar arasından. Kitap mevsimlere göre ilerliyor, tabi bunun yanında yaşadığı deneyimler... Walden gölünün nasıl donduğunu, ardından baharda buzların nasıl eridiğini anlatan betimlemeler çok güzel (Kendi dilinde daha güzel.)

Olur ya "Ben ingilizceme güveniyorum, bakayım ne yazmışsın" diyen olur. Gönderirim essayimi okumak isteyene bitirdiğimde. 

***

Hafta içi okul-ev ikilisinde geçirip haftasonları Kadıköy'e gitmek hobi gibi bir şey oldu benim için. Çünkü Orhan Veli ve Oktay Rifat vapurda giderken çok güzel gidiyor.




Deniz. Mavi. Şiirler ve Martılar.
Orhan Veli İstanbul'da güzel. Çünkü Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi'nden bahsederken o iskeleden Kadıköy'e giden vapura binmek mutlu ediyor beni. 
Anlıyorum şairlerin neden bu denli sevdiğini İstanbul'u. 
Aklıma İzmir'i çok sevdiğim günler geliyor da, hata yapmışım gibi hissediyorum. 
Çünkü sevdiğim insanlar istanbulda, olmak istediğim yer İstanbul olabilir (en azından şimdilik)
İzmir'de olsam yine yapayalnız arkadaşsız kalacaktım büyük ihtimalle, ama şimdi Kardelen yine yanımda, beslediğim bir Çiğdem, birlikte yemek yapıp yediğimiz Chantal ve birlikte ders çalıştığımız Zeynep var. Birbirimizi anlayabiliyoruz, hepsi sevilesi insanlar. 
Birde Ankara'da Seda var ama o konuya girmiyorum.
Seda bunları okuyorsan eğer "NEDEN ANKARA CNM ANLTSNA BRZZZ :)"
Ben odamın penceresinden karın keyfini çıkarmaya devam edeceğim.
Başka bir yazıda (bir ay sonra muhtemelen :D) görüşmek üzere!

9 Kasım 2013 Cumartesi

"Vizelerim var bu hafta ders çalışmam lazım."

Bu posta başlarken fotoğraf arşivimde yazın çekilen fotoğrafları buldum.
İŞTE EN BİRİNCİ ALİ.
Trollük bedava kfdhkgjshfdkjghfsd
Ya ne güldüm görünce. Adana birincisi olma keyfi hahaha. Peki ya bu fotoğrafın "Hadi birinci oldum birinci olan insanlar gibi çekin" diye gülüp kendi kendime eğlenirken çekilmiş olması. 
TÜRKİYEMİZ BİRİNCİ OLDU!!!!!
eğlendiğimize göre artık postu yazmaya geçebilirim.
***
Aslında buraya "Kadıköy" yazıp bırakmam gerek sanırım. Çünkü Kadıköy çok güzel. Ya okulu kadıköye taşıyalım ya da okul bitsin kadıköyde yaşayalım. 
Kadıköyde yarım elmadaki şebboyu görüp kadınla dalga geçtik.
Kadıköyde duvara ibranice "fuck the goverments" yazan alman gördük. 
Kadıköyde "aaamed"i gördük
Kaıdköyde alfredoyla tanıştık.
Kadıköye son vapurla gidip ilk vapurla döndük.
Moda'da şarap içip Orhan Veli okuduk.

Ali neden Kadıköy'ü
bu kadar çok seviyor acaba?
Huzur İzlanda yazan insan
bunu görüyorsan
sırt çantanı hazırla,
İzlanda'ya gidiyoruz!


Akşam son vapur-Sabah ilk vapur
***
Bir de yıllardır bana çok havalı gelen aslında ölümün öteki adı olan "Vizelerim yaklaşıyor" cümlesi var.
Lisedeyken "Vizelerim yaklaşıyor demek ne havalı beee vize vaaaaaayyyy" şimdi "Vizeler yaklaşmayın lütfen" İlk vizem çarşamba günü ve nasıl geçeceğini merak ediyorum. 4 vizem var hepsi bir şekilde olur ama korkulu rüyam Hist 105. İki sayfalık makale yazacağız (ya da yazabilecek miyiz?) Rüyama giriyor ders. Yapamıyorum ağlıyorum o sırada uyanıyorum. Hist 105 psikolojimi bozdu. Lise boyunca "Bu benim bölüm dersim değil niye alıyorum ki" şikayetleri üniversitede de devam ediyormuş. Dersin  içeriği, lisede gördüğümüz milliyetçi içi boşaltılmış tarih anlayışıyla kıyaslanamayacak kadar kaliteli. Dolu olması dıştan ne kadar güzel olarak görünse de tüm o doluluk sınav sorusu olarak geri döndüğü için psikolojimi bozuyor sanırım. İki sayfa essay ya. Ne yazcam allasen ben iki sayfa. Türkçe bile yazamam ki tarihte iki sayfa. Neyse ya. O kadar insan alıyor herhalde tek ben korkmuyorumdur bu kadar.
Yaz okulu da yokmuş Hist 105 için iyi mi. Ya yapacaksın ya yapacaksın.
Gideyim de peloponnesian war'a çalışayım.
***
Yıllardır gitme hayali kurduğum Beyoğlu Sahaf Festivali hayal kırıklığıydı benim için. Aradığım hiçbir kitabı bulamadım. 8 kitap adıyla gittim her sahafı gezip tek tek isimleri sordum ve her kitap için birer yok cevabı aldım. 30 sahaf olduğunu düşünsen 8x30=240 kere yok cevabı duydum. En son isyan edip "Sizde ne var ?" dedim birine. "Burası olmayan şeyler sahafı" dedi adam.
Sahaf Festivalinin tek güzel yanı
buydu sanırım.
***


18 Ekim 2013 Cuma

Merhaba blogspot,tanışabilir miyiz?

*ben buralara ne kadar yabancılaşmışım yahu.

(1 aydır ne tumblra ne buraya giriyordum. Bir girdim, güzel yorumlar tatlı mesajlar gördüm. Buralarda beni unutmayan insanlar olduğunu görünce bir yazma şevki geldi. O insanlara sevgilerle!)


Ben artık sosyal biri oldum. Buna hala şaşıyorum. Çevremde insanlar var, birlikte bir şeyler yapıyoruz. Eğleniyoruz. Zorunluluktan ötürü birlikte olmadığım insanlar. Ne güzel bir duyguymuş ya. Eski arkadaşlıklarımı (!) düşününce gerçekten yalnız kalmama hak veriyorum. Ama o dönem bitmiş artık (ya da bittiğini düşünmek istiyorum.)

Neler yaptım?
Bayram gelmiş bana mı bayram diyerekten Adana'ya dönmedim. Zaten bayram adıyla meşrulaştıran katliam aslında. Bunda hepimiz hemfikiriz değil mi?

"Koskoca 9 günüm var,herkes memleketine dönüyor. Napsam ki?" diye düşünürken "kamp kurucaz bisikletli, gelsene" gibi güzel bir teklifle karşılaştım. Haziranın sonundan beri bisiklet sürmediğimi düşününce bir an "ıııı şeyyy gelmesem mi kondüsyonsuzluk" diye kem küm ederken daha acemi olan insanların da olduğunu öğrendim. O zaman let into the wild begin! 

Rotamız aşağı yukarı böyle bir şeydi. Tabi yollar burada göründüğü gibi düz değil. Yokuşlar çıkmak,yokuşlar inmek. Dik yokuşlarda bisikleti yürüyerek çıkarmak derken 3 saat içinde kamp kuracağımız yere vardık. Hava soğuk,önümde gri deniz,arkamda uçsuz bucaksız orman. İstanbul'un Alaska'sıymış burası meğersem.

Çadırları kurmaya başlamıştık ki bekçi geldi. "Burada çadır kuramazsınız yasak." dedi. Konuşup anlaşmaya çalıştılar. Adam nuh dedi peygamber demedi. Çadırlar geri toplandı. Başka yerlere bakıldı. En son camping alanı bulduk, oraya girip çadırları kurduk. Çadırları kurduktan sonra yemek yedik. Odun toplandı ateş yakıldı. (Burada gözünüzün önüne tatlı bir kamp manzarası getirin)
Bak sen şansa, kamp kurduğumuz yere birisi çekyat bırakmış. Çekyat. Bildiğin çekyat. Aldık çekyatı ateşin karşısına taşıdık. Sonrası ise aynen şöyle: 

aslında fotoğrafta sekiz kişi var ama siz görmüyorsunuz.
Gecenin bir yerinden sonra ben uyumak için çadıra gittim ama sabah çekyatta benzer bir manzarayla karşılaştım. Çadırlar boş, çekyat aynen böyle dolu. Bundan sonraki kamplarda çadır yerine çekyat mı götürsek napsak?

Giderken çıkılan yokuşlar dönerken "ALMANYAAA" oldu. Ben de bu sayede nerelerden gittik fotoğraflayabildim.
 Gelemeyenler için zoru başarım tek elle bisiklet sürerken video çektim. Sıradaki videomuz "Yaaaa bende istiyorum" diyenler için gelsin:


video

***

Yemek yapma ve yeme yurtta sorun olacağı için eve çıktım. Her haftasonu pazara gidip meyvemi sebzemi alıyorum. Sonra yemeğimi yapıyorum. Meyve ve sebzeler rocks!
Genelde yeşillikleri alıp "Kahvaltıda yerim bunları" diye düşünüp kahvaltıda yemeyip kısır yapıyorum. Çünkü kısır dünyanın en güzel raw yemeği.

Geçen hafta ıspanak aldım, yemeğini yapar yerim diye ama ıspanağı yemek olarak çekmedi canım. Şöyle sıcak sıcak bir börek olsa da yesek dedim. "Zaten evde patates soğan var. Ispanakta var. O zaman Chantallara gidip börek yapalım." Chantal türk dili ve edebiyatı okumuş olan Hollandalı arkadaşımız(bu konuya sonra döneriz,evet).
Ispanaklı ve patatesli böreklerimizin içini hazırladık sarmaya başladık.
Let's roll börek.
Çünkü börek yapmayı bilmek bunu gerektirir 












Börekleri yaptıktan sonra Chantal kek yapmak istedi. (Bkz. Yumurtasız kek tarifim) ondaki yoğurdu soya sütüyle değiştirince vegan kekimiz de oldu.

Mezemiz olsun istedik, birde nohutlarla humus yaptık. Sulu yemeksiz olmaz dedik, barbunya yaptık.
"Vegan olmak zor değil mi hiçbir şey yiyemiyorsun :("

****

Her geçen gün Kadıköy'ü daha çok seviyorum. Beşiktaş'tan vapurla Kadıköy'e geçmek bile mutlu ediyor beni. Çünkü Kadıköy. Bu sefer yazılar yok fotoğraflar.

Birde Göğe bakma basamağına gidip göğe bakan insanlar görüyorum. Ne tatlı olmuş. Ekleme yapmışlar hem duvarlara ve basamağa. Çok güzel olmuş. Çok sevdim ben. Yaşasın Kadıköy, yaşasın gökyüzü! 
Geçen ay maviye boyadığım yalnız kaldırım hala yalnız başına duruyor.

Moda sahilinde kafamı yere eğmiş yürürken
şunu görmüş olmam. (kadıköyü sevmek
için nedenler 4872.)


Samimiyet.


camdaki yansımama odaklandınız mı sizde
benim gibi?

P.s Kadıköy'deki Ada kafeye gidip bir çay için bence. Ya da kitap okuyun oturup. Ama gidin kesinlikle. Ada'yı okuyun hatta. Arkadaşınızla gidip tavla oynayın en kötü. Kafenin sahiplerinin ne kadar tatlı insanlar olduğunu görün.

****

10 Eylül 2013 Salı

Ben boyamam,bulutlarım- Crossing the Bridge.

İstanbul'u da gördük.
Yeni bir şehre başladık.

Bu sefer farklıydı. En azından İzmir'in hayal kırıklığından farklı. Yanımda Kardelen vardı, ağır yalnızlık yaşamadım bu yüzden. Hatta Kardelen'in yanımda olmasından mütevellit yeni bir şehir değil de bir şehrin devamı gibi geldi. Tabi Orhan Veli bana sürekli "İstanbuldasın" diye hatırlattı.

İstanbul'a giderken önyargıyla gitmiştim. İstanbul'u kalabalık,gürültü,kirlilik olarak düşünmüştüm. MUTLUYUM ÇÜNKÜ YANILMIŞIM.

Öğleye doğru vardım İstanbul'a. Beşiktaşta bir şeyler yeyip okuluma geçtim. Okulun ana girişinden girmemle şu manzarayı görmem çok gözyaşartıcı bir olaydı. Çünkü beklentilerimin çok çok üstündeydi. Çünkü yeşil ve mavi. Buranın İstanbul oluşu. Hala inanamıyor gibiyim. Bu kadar tatlı yerde okuyacağım. Çünkü boğaziçili olmak bunu gerektirir.
KAZANAMAYANLAR DÜŞÜNSÜN. DKJFHGJSKLFDHGKJSDLJFGJLFD
İstanbul'u sevmeye başlamamın en büyük nedeni.
Okul kayıt günü bir kulübe üye oldum. Çevre kulübü. Vegan insanlarla tanıştım. Hatta içlerinden birini "arkadaş"ım olarak görür gibi oldum. Sadece oldum ama. Sonra "arkadaşlık" kavramının benim için çağırıştırdıklarını hatırlayınca vazgeçiş. Ama bu sefer insanlar arasında çok ruh gibi davranmadım. Çünkü beni anlayabileceklerini düşündüm. Onlar da bana samimi davrandılar. Öyle bir samimiyet ki standa slogan bile hazırladım.
Okulumun merdivenleri de rengarenk.
Arkadaşlar gökkuşağı ve LGBT bayrağını birbirinden ayıralım lütfen. Çünkü bir şeylerin sembolikleşmesinden nefret eden biri olarak bunu da onaylamıyorum. Gökkuşağını böyle sembolikleştirmeyin. Zaten yeterince gereksiz sembolik bayrak var. Evet, gökkuşağını hepimiz sevebiliriz, çünkü içinde birbirinden güzel renk var. Ama bu kadar güzel bir doğa olayını neden kurumsallaştıralım ki? Zaten insanları homo hetero trans diye ayırmak saçma değil mi? İnsan insandır, birinin cinsel yönelimi neden insanları bu kadar ilgilendiriyor? İsteyen ilgi duyduğu biriyle,cinsiyet ayırt etmeksizin birlikte olabilir. Zaten iki insan arasında duygular olduktan sonra cinsiyet çok büyük bir şey ifade etmiyor. Ama buna rağmen insanların pride yürüyüşü yapmasına anlam veremiyorum. İnsanın cinsel kimliği gurur duyulacak ya da utanılacak bir şey değil. Bunu bu kadar büyütmeyin. Gökkuşağını da (bizzat dışlandığını düşünenler tarafından) yapılan ayrıma  alet etmeyin. Çünkü ben üzülüyorum.
 Şu dediklerimden homofobik olduğumu çıkaran olacak mı çok merak ediyorum. 
****

Tabi birde bunun crossing the bridge olan bölümü var.
BULUTLAAAAAARRR!!

Denizi izlemek ve Kafka okumak arasında kalmış Ali
temalı fotoğraf.
 Kadoköy'ü çok sevdim. Gerçekten sevdim. Avrupa yakasına nazaran daha sakin,daha sevimli. Adım başı bir sahafa rastlamak,güzel şiirler,marmara denizi...

Moda'da gezinirken merdiven boyama olayına denk geldik. Daha doğrusu önce merdiven ve boya gördük sadece. Boyaların yanına gittik birinin kapağını bir açtım mavi. "Enee mavi hadi boyayayım" dedim. Kimseye sormadan aldım rollerı elime bir basamağı boyadım. Sanki "biz bunları bıraktık,isteyen boyasın kafasına göre" demişler gibi. o sırada bir kız geldi yanımıza. "Bize katılmak ister misiniz?" dedi. Bende "Zaten boyadım ki ben. Mavi" dedim. "Biz işte öyle direkt boyamayacağız, önce temizleyip sonra boyayacağız isterseniz yarım saat sonra başlayacak" dedi. Kadıköyün merdivenlerini maviye boyamak. Daha ne isterim ki. 

Yarım saat sonra dönünce belediyeyle ilgili sorunlardan ötürü başka yeri boyamaya karar vermişler. Oraya gittik. Önce çok insan var diye bir vazgeçiş yaşadım, sonradan insanların bazıları gitti. Kimisi bıraktı,ortalık sakinleşince aldım maviyi elime önce basamakları boyadım. Tabi tatmin etmeyince yaratıcılığımı kullandım. ÇÜNKÜ BEN BOYAMAM,BULUTLARIM. 
(also known as: Ali bulutu)
Olur da Moda'da bir merdivenden sahile inerken görürsünüz (griye boyanmazsa) kafanızı göğe kaldırın. Hatta göğe bakma durağınız olsun orası.

Birde şu hoşuma gitti, ütopya içindeki distopya tarzında bir şey olmuş. 

Güzel İstanbul. Güzel. Bir şehri sevmeye başlamış olmak. 


-FIN-


9 Ağustos 2013 Cuma

AÇILIN BEN EN BİRİNCİYİM

Boğaziçi'ni kazanmam ne güzel oldu. Nurtopu gibi bir egom oldu.
Dershaneye gittim geçen "Oooo boğaziçilimiz gelmiş" falan filan. Egolarımın okşanması hoşuma gidiyorsa demek.
Dershanedeki sınıfımdan biri dershanede staja başlamış. Onunla oturduk konuştuk biraz. Dershanede dönen olaylardan bahsetti. Sonra önceki postlarda bahsettiğim, Bay Kibirli'yi (Evet adı bu olsun) anlattı. Öğretmenler odasında pano hazırlamışlar. Kazananlar kağıtlara türlü türlü şey yazıyor. Bizde arkadaşla oturup şöyle bir şey yapalım dedik.

Ben sadece "en birinci benim yazıyım,bulutlar olsun" demiştim. Sonra ortaya bu ego harikası olay çıktı. "Boğaziçili olduğunu da ekle ekle, onsuz olmaz." sonundaki iki satır arkadaşın eseri. "Böyle yazalım da görenlere kapak olsun nihaha" O lacivert gözlüklü gülücük saçan şapşirik de benim.

BENİM ARTIK LACİVERT GÖZLÜKLERİM VAR.
Hala alışma evresindeyim. Hep unutuyorum takmayı zaten. Geçen bir arkadaşım "John Limon" olmuşsun dediğinden beri ayrı bir sevmeye başladım gözlüklerimi.
***
Ben evde çok sıkılıyorum. Bisiklet sürmüyorum. Koşmayı bıraktım. Odamdan dışarı zorunlu bir durum olmadığı sürece çıkmıyorum. Gerçekten bunaldım. Hiçbir şey yapmak istemiyorum. ama aynı zamanda sıkılmak da istemiyorum. Hiçbir şey yapmamak istiyorum ama sıkılınca bir şey yapmış oluyorum. Sıkılmayı bırakmaya çalışırken daha da çok sıkılıyoru.. OFFF!

Birde mutluluğumu paylaşacak birini istiyorum.Tabi mutlu olursam. Çünkü mutsuzluğu paylaşmaya gerek duymuyorum,teselli cümlelerini sevmiyorum. Mutsuzluğu yalnız da kaldırabiliyorum ama mutluluk için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. İçim içime sığmıyor ama bunu paylaşabileceğim herhangi biri yok. En kötüsü bu olsa gerek. Biri benimle birlikte sevinmiyor. Biri benimle üzülmüyor da ama bu çok mühim değil. Çünkü ne kadar üzülse de benim nasıl hissettiğimi anlayamaz mutsuzken. Ama mutluluk biraz daha farklı. Sarılarak,dans ederek hatta zıplayarak bile paylaşılabilirken benim kimseyle paylaşamamam mutluluğu aniden üzüntüye dönüştürüyor.
Sırf bu yüzden yoldan geçen birine "benimle sevinir misin" demem bence. demeyeyim yani. aklımdan geçiyor ama demem.
***
Arkadaşlar sizin bu konudan haberiniz var mı bilmiyorum ama gezi direnişinde tutuklananlara destek için mektup gönderebiliyorsunuz.

İster resim çizin ister yazın. Bir şeyler paylaşın onlarla. Eylemlerde tutuklanan herhangi birimiz de olabilirdi. Bizimle yaşıt insanlar yürüyüşe katıldıkları için faşist şiddetle öldürüldü, haksızca hapse atıldı. Hapiste onları geçmeyen saatlerle bırakmamalıyız diye düşünüyorum. Çünkü desteğe en çok ihtiyaç duydukları zaman şu an. Elimizden geleni ardımıza koymuyoruz,kalemi kağıdı alıp mektup yazıyoruz. Zaman geçirmeleri için güzel kitaplar,şiirler gönderiyoruz.
***
Ülkede yine bir şeyler oluyor. Ve olmaya devam edecek. Hep böyle olacak. Çünkü bütün olmanın,barışın ne demek olduğunu hala anlayamamış bir ülkeyiz. Biri gelip kürtleri ötekileştirecek,diğerisi ulusalcıları,başka biri dindarları,bir diğeri alevileri.
Ötekileştirmeler,insanlık dışı soykırımları peşinde getirecek. Küçücük çocukların ölümüne neden olacak. Ve ideolojisine körü körüne bağlı insanlar "oh olsun" diyip sevinç naraları atacak. İktidar değişip bu insanların torunlarına soykırım yapıldığında "insanlık nerede" diyecekler. Bu kısır döngü insanları sevmenin ne demek olduğunu anlayana kadar sürecek. Çünkü sürekli toplumu birbirinden ayıracak başa gelen. Kim olduğunun önemi yok. Devlet bu çünkü, hepsi aynı bokun grisi ya da turuncusu.
Her gelen kendi ideolojisine mensup olan vatandaşları kayıracak.  Bu hep böyle oldu,ülkedeki zıtlar birbirinden bu derece keskin çizgilerle ayrıldığı sürece de devam edecek.
Önce sevmeyi öğrenmemiz gerek. O zaman devlete ihtiyaç kalmayacak zaten.
All you need is love diye boşa dememiş John abimiz.
***
Bu bayram geçmiyor mu? İkinci günündeyiz ve ben ölmek üzereyim.
Tüm akrabalarımla geçen o möthiş konuşmalarımızı aktarıyorum size.
-Nereyi kazandın :) ?
+Boğaziçi
-Maşallah,hangi bölüm :)?
+Çeviribilim.
-Çevre bilim mi?
+ÇevİRİbilim.
-Hıııı.... (Anlamadım ama çaktırmıyorum kafası) Ne olacaksın mezun olunca yani?
+Çevirmen olacağım,tercümanlık gibi bir şey.
-İngilizce yani.
+Sadece ingilizce değil ama genel olarak evet ingilizce.
-Keşke çukurova ingilizce öğretmenliği yazsaydın.
+ORANIN PUANI BENİM 100 PUAN ALTIMDA BOĞAZİÇİNİ KAZANDIM SEN HALA BENİ ÇUKUROVA ÖĞRETMENLİĞE YOLLAMA DERDİNDESİN. NASIL BİR BEYİN İŞLEYİŞİNİZ VAR YETHEEEEEEERRR diyemedim. Hepsine "Boğaziçi daha iyi hem istanbulun imkanları..." diyebildim sadece. Ardından "benim nınımın nınısı şurayı kazandı şimdi şurada çalışıyor" muhabbetleri.

Birde sınav sisteminden haberi olmayanlar "O kadar iyi puan yaptın keşke tıpa gitseydin" diyorlar. Onlara da özveriyle YGS-LYS'nin karışıklığını anlatıyorum. Anlamıyorlar ama ben anlatıyorum. En sonunda "Hııııı" diyorlar sadece ama ben anlatıyorum. Çünkü sabır böyle bir şey

Birde "Ne kadar zayıflamışsın"cılar var. Bunlar genelde yenge adı altında geçen basenli teyzeler. 5 yıl önce zayıfladım ve hala "Ne kadar zayıflamışsın..." 5 yıldır kilom aynı diyorum "Önceden maşallahın vardı şimdi çok zayıfladın" diyorlar. "Alıyorum son zamanlarda almaya başladım" diyorum bende. Ne diyeyim yani. ne. çıldırttılar beni iki günde. zayıflamışsın da zayıflamışsın. pffff bye.

Bu teyzelerin amca versiyonu ise "Ekmek ye" diyorlar. Çok zayıfsın ekmek ye biraz. EKMEK YE EKMEK.
ben bu baskılara dayanamayacağım.. götürün beni buralardan. gideyim de ekmek yiyeyim.
***
İstanbul'da yaşamak nasıl bir duygudur acaba. Umarım güzeldir ve tüm önyargılarımı kırıp bana "hiçte düşündüğüm gibi değilmiş" dedirtir. Çünkü İstanbul denilince benim aklıma gelen tek şey kalabalık yollar,araçlar ve bunalmış insanlar. bunların yanı sıra sahaflar,cağaloğlu yokuşu ve boğaz.

3 yıldır "İzmir'de yaşıycam ben yea" deyip İstanbul'da okuma keyfi. Ya Boğaziçi'ni İzmir'e taşıyamıyor muyuz?

Ben 20 kişilik sınıfta bile nefes alamıyorken o 324879283748 milyon insanın yaşadığı İstanbul'da ne yapacağım?
Kitap çıkarıp boğaza atlayarak intihar etcem.
okumayacağım ben.
gidiyorum bu.

12 Temmuz 2013 Cuma

Muzlu Ekmek

İçime oktay usta kaçtı arkadaşlar.
Biz işi abartıp kek niyetine yediğimiz için
üzerine pudra şekeri serptik
***
1 bardak beyaz un
2,5 bardak tam buğday unu
1 tatlı kaşığı kuru maya
1 çay kaşığı tuz
1,5 tane ezilmiş muz
1,5 çorba kaşığı tereyağı
Yarım bardak süt
Yarım bardak su
*isteğe bağlı olarak: Keten tohumu, kuru üzüm,1 çay kaşığı tarçın
Önce un, maya, keten tohumu,kuru üzüm,tarçın ve tuzu karıştırıp ardından muz, tereyağı, süt ve suyu ekleyip iyice yoğurdum. Hamur kıvamına gelince büyük bir beze haline getirip 1 saat kadar mayalanması için üzerini kapatıp bekledim.  1 saat sonra hamuru iki parçaya bölüp elimi ve hamuru yapacağım yeri unlayarak hamurları rulo haline getirdim. Ruloyu kendi çevresinde döndürerek şu şekli elde ettim. 30 dakika daha bekledikten sonra 200 derecelik fırında yarım saat pişirdim. EKMEK, EKMEK DEĞİL ADETA KEK.
2 tane yapmıştım ama birisi olur olmaz daha soğumadan ortadan kaybolduğu için tekinin fotoğrafını atabiliyorum.

***
Ya tatil olunca ben iyice bozdum. Evde her gün bir yemek,bir tatlı ya da ekmek yapar hale geldim. İçimdeki oktay usta...

Ayrıca ben ve muz sevgim. Dünyadaki en mutluluk verici şey ne çikolata ne de başka bir şey. MUZ. Bangladeş'e gidip organik,doğal muzları ağacından koparıp yemek istiyorum bazen. Ya da anamurda kamp kurmak.
Sizin de içinde muz olan tarifiniz varsa yazın bence. Hemen denerim. (Yumurtasız olması tercihim)

YA BEN HER ŞEYİ BIRAKIP PASTA DÜKKANI MI AÇSAM ACABA?

7 Temmuz 2013 Pazar

KİM BİRİNCİ? ;)))9999

*Alerjen uyarısı: Bu post ego ve birincilik içerir. Kibirli olanlar, birinci olmamı kendine yediremeyenler ve çekemeyenler bu yazıyı okumadan önce doktorunuza danışınız.

BEN BİRİNCİYİM!
EN BİRİNCİYİM!
UZAYIN BİRİNCİSİ BEN OLDUM!
HEYOOO -bu sefer almanyaya değil- İNGİLTEREYEEEEEEEE!

En birinci ben oldum. Tüm yıl boyu uzayın birincisi dedim dedim ve oldum. Adana'nın en birincisi benim eheheh. 
Eee hal böyle olunca dershanenin sahibi özel olarak beni aradı. Tamda öğlen uykusu saatimde. Uyandım açtım hemen önce tebrik etti sonra dershaneye çağırdı. Fotoğraf çekildim billboardlarda,gazetelerde resmim çıkacak KJFDHGKJSDHFKLGSJFDGKLHSDKJFGLHS

"ADANA BİRİNCİSİ BAŞARISININ SIRRINI ANLATIYOR"
-Yoga yaptım kazandım! jkfjkhsfkgjhsdkj

Röportaj yapacakmışım birde. Ne desem bilemiyorum ki. Gelecek sorulara nasıl bir cevap vereceğimi düşünemiyorum. "Çok güzel yemekler ve kekler yaparak hazırlandım." Hele ki konuşaraksa röportaj, ben konuşan kişiyi orada bırakıp kaçarım. Mail'ime atsalar sorular çok güzel cevaplarım halbuki. 

1 yılım nasıl geçti diye bakıyorum da tamamen kayıp. 1 yılımı 2 sınav için feda ettim. Bir daha asla 17 yaşında olmayacağım ve 17 yaşım sınava hazırlanarak geçti gitti. Karşılığını fazlasıyla aldım ama bu 17 yaşımı tekrar yaşayabileceğim anlamına gelmiyor.
***
Ben sosyal medyadan nasibimi aldım bu yıl ayrıca. Koca yılda yanımda Kardelen dışında kimsenin olmaması. Yazın en yakın arkadaşım -aynı zamanda mektup arkadaşım- dediğim kişinin okul açıldıktan sonra attığım mektuba cevap atmaması. 1 yıllık koca dönemde bir kere bile nasılsın diye sormaması. Bir insana emek verdikten sonra böyle yapınca gerçekten üzülüyorum. 

Şans eseri buldum  bunu postu yazarken. Böyle bir arkadaşlığımız varken bir kere bile sınav dönemi nasıl gidiyor demedi. Sorun aslında bana yazıp yazmaması değil. Birbirimize bu kadar değer verirken bir anda hepsinin hiçe sayılması. Kavga etmiş olsak ya da bir daha konuşmama kararı alsak bu kadar üzülmezdim. Ortada hiçbir neden yok,onun anlattığı kadar samimiyken okul açıldıktan sonra her şey bitti. Acı. Sadece acı. Özellikle insanın bunu "Sen benim iki arkadaşımdan birisin" dediği kişiden görmesi üzücü. 

Birde böyle başka bir durum var. Ben 15 tatilde kalktım birinin yaşadığı şehire gittim. Aylardır planını yapıyorduk. Sonra ne oldu? Hiç. İlk geldiğim gün benimle birlikte ol,yoksa sonrasında kendimi yalnız hissederim dedim. Olmadı. Sonrasındaki 3 gün de yazmadı. Ben onun olduğu şehirdeydim. 3. günün sonunda yazdı. Benim hayatımda olmayışının 3. gününde. Bunu o günden çok önce yazmış,yine mesajlarda buldum. Peki nerdesin diye sorsam cevap verir mi acaba?

Bu iki deneyimden(!) sonra internet ortamına koca bir "Hoşçakal".
*** 
Ama Kardelen var. Kardelen var yani. Var işte. Kardelen sarılalım mı?
***
LIVERPOOL'A GİDİYORUM. HÜLOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOĞĞĞĞĞ
"Adana birincisini İngiltere'ye götürüyorum" demişti zamanında dershane sahibi. Eee ödülümü isterim tabi! İlk konuşmamızda Manchester'a bilet alınacağından bahsetti. Ayrıntıları tam anlatmadı. Bende o gün annemle "Manchester, Liverpool'a çok yakın. Ben giderim Liverpool'a yani. Beatles." diye konuşurken öteki gün tercihlerimi kesinleştirmek için dershaneye gittiğimde Liverpool'da kalacağımı öğrendim. 
-Liverpool'da kalacaksın.
+Ehe. John Lennon. Hair Peace
Süper tepkiler veriyorum farkındayım.

Tercihler demişken nasıl bir egoysa artık 4 tercih yapıyorum. ŞİMDİ ÜNİVERSİTELER DÜŞÜNSÜN.
Bu konuyu burada bırakıyorum tekrar. Tercih sonuçları belli olana kadar bir şey demeyeceğim. Tercihler açıklandığında görüşmek üzere.

Dipnot: Birde bu kadar iyi yapmışken burslara başvurayım diyorum. Bildiğiniz yerler var mı başarı bursu veren? Bir yardım edin bana.

4 Temmuz 2013 Perşembe

Su çok güzel,gelsene

Honey,I'm back!
Ya ben artık buraya ingilizce mi yazsam writingim gelişir. Tamam saçmalamıyorum, tamam sustum.

20 günlük tatilimin sonuna geldim. Bugün sabah döndüm. Herkes hoşgeldin demeden tebrikler diyor. Sınav sonucum çok güzel sonuçta. Herkes duymuş ama "bağzı" insanlar sorunca tepkim: HÜLOOOOĞĞĞ

Sınavın ayrıntılarını üniversite yerleştirmelerinden sonra paylaşma kararı aldım. Şimdi ne söylesem işkembeden atmış olacağım çünkü. Bu sınav konusunu erteliyoruz.

Bodrum nasıldı? Sıcaktı. Çok sıcaktı. Oturduğum yerde terliyordum. Hatta balkonda oturuyoruz,ben bi kalkıyorum popom sırılsıklam. uzanıyorum bacaklarımın arkası ıslanıyor. yapış yapış ter. Sonra alinin poposu niye yok. bu kadar terlersem popo mu olur kalmaz bir şey tabi......

Bodrumda neler yaptım? Ne yapmadım ki. Anlatsam bitmez. Defterime yazdım ama her şeyi. Yaklaşık 10-15 sayfa sürdü. Hal böyle olunca defterim bitmek üzere. Üzülüyorum. Defterim bitince nereye yazacağım ben. Yeni defter al demek kolay. Ama o defterin bir hikayesi olmalı. Ya da en azından boş sayfalarına baktığımda bana bir şey hissettirmeli. Neyse,bu defterim bitmeden o defterin karşıma çıkacağına inanıyorum. İnanırsam olmayacak bir şey yok bence.

Olur ya sabahın köründe kalkıp deniz kenarında koşan birini görürseniz o benim. Ya da Yeliz. Biriyle tanıştım Bodrum'da,birlikte koştuk 10 güne yakın. Başından başlayıp anlatayım bunu:
Sabah 5 buçukta kalkıp koşuyorum 8'e kadar. Sonrada terden ve yorgunluktan ölürken kendimi buz gibi suya atıp rahatlıyorum. yarım saat kadar da suda yüzüp dinleniyorum derken saat 8 buçuk oluyor. Zaten bu saatten sonra güneş çıkmaya başlıyor,bende eve dönüyorum.

Yeliz de her gün 7 gibi geliyor. 8'e kadar koşuyor sonra benim yüzdüğüm yere yakın bir yerde oturup müzik dinlerken denizi izliyor ve gidiyor. Her gün boyunca aynı yerde koşunca günaydın demeye başladık birbirimize. 5 gün sonra "Birlikte koşalım istersen?" dedim. O da "Olur." dedi. Kulaklıklar kulağımızda koşup durduk. Koşu bitince ben denize giriyorum,o yine denizi izleyip gidiyor. 

Koşu boyunca nefesimizi koşuya göre ayarladığımız için konuşmuyorduk. Sonrasında 10 dakikalık yürüme anında konuşuyorduk. Onda da havadan sudan konuşuyorduk. Benim kimseyle konuşmaya halim kalmamış. Daha doğrusu kimseye kendimi anlatmayı istemiyorum artık. Tanımadığım biriyle konuşurken sıkılmamın başka nedeni olamaz herhalde. Zor geliyor birini tekrar tanımaya çalışmak,en baştan sıfırdan birini almak. İşte bunlar hep yalnızlık nedeni.

Yine böyle koşup sahile gittiğimiz bir günde ben suya girdim o da oturuyordu. Ben karnıma kadar suyun içinden "Su çok güzel,gelsene." dedim. Ciddi ciddi dedim bunu. O da "çok soğuk ya sevmiyorum" dedi. Belime kadar sudayım. Sahile bağırıyorum.  
"GİRERKEN SOĞUK GİRİNCE ALIŞIYOSUN" ağzım yamulsaymış keşke.
"yok boşver sen yüz" deyip geçiştirdi. Zaten 10 gün boyunca aman aman da konuşmadık. Sadece koştuk. Numarasını da istemedim. Sanırım istemem gerekiyordu. Flirt eden insanların numarası birbirinde oluyor değil mi? Eğer cevap evetse biz öyle koşmuşuz. Konuşmak sıkıcıydı ama gayet güzel gidiyordu (suya çağırdığım zamanı saymazsak)
Telefonlarımız yoktu birbirimizde ama pazar günü hariç her gün görüştük. (Olay zoru başarmak) hatta bir gün akşam üzeri karşılaştık. 

Son gün vedalaştık ve bitti. Başlamadan bitti mi dersiniz,öylece başladı ve bitti mi dersiniz size bırakıyorum. Anlamdıramam ama çok güzeldi so are her legs.ehem. neyse.

Spordu, zeytinyağlı yemeklerdi, semiz otlarıydı, tam buğdaylı ekmeklerdi derken sağlıklı yaşama Bodrum'da da devam ettim. Yüksel Teyze (orada kaldığım teyzem) et sevmesine rağmen 2 hafta boyunca ciddi ciddi et yemedi. Tüm çevrede ben et yemiyorum diye seferber oldu skjhfgkjds. 
Hatta Birgül Teyze benim için çok güzel etsiz yemekler yaptı. Bende ona falafel ve yumurtasız kek yapmayı öğrettim. 
Birgül teyze şu dünyadaki en tatlı insan. Çok güzel bir kitaplığı var,vejetaryen,kendi biberini, domatesini,salatalığını yetiştiriyor. Ekmeğini ve ketçabını kendi yapıyor. (Tarifleri aldım,yapınca yazıcam ehehheheheheh.) Sabah koşarken onunla da karşılaştığım oluyor. O yürüyor ama. bir iki kere ona da eşlik ettim. 
BİRGÜL TEYZE SANA ANNEANNE DİYEBİLİR MİYİM?

Adana'ya dönerken ekmeğini çok sevdiğim için keten tohumlu ekmek yapıp verdi. Ekmek ekmek değil; adeta bir poğaça, adeta bir kek. Ekmeği yemeye kıyamıyorsam...

Datça'ya gittim. Datça gerçekten çok güzel. Can Yücel ağzının tadını biliyormuş. Mavi ve yeşil bir arada. Sakin,huzurlu. Datça bir insan olsa birgül teyze gibi biri olurdu. Emekli,kendi kendine yeten,doğal... Her şeyden elini eteğini çekip kendi içine dönmüş, sevimli bir yaşlı Datça.
Datça'da iş teklifi aldım. Garson olarak. Hem de çok güzel bir yerde. 
Datça'yı gezerken bir göle rastladım. Çok sıcaktı zaten. T-shirtümü çıkarıp hooop atladım. Yüzdüm baya. Sonra gölün yanındaki çay bahçesinin kitaplığını gördüm. Geçtim kitaplığı incelemeye koyuldum. Kitaplara bakarken 1,5 saat geçmiş. ama ne kitaplar... Ben deyim Wirginia Woolf siz deyin William Faulkner... Shakespeare'ler,Camus'lar... 
Fotoğraftaki yer göl,bu göl denize akıyor. Benim fotoğrafı çektiğim yerse bana "gel burada çalış,ingilizcen de var zaten" diyen mekan. 
İlkte çok cazip geldi. "Oh,bir tarafım deniz bir tarafım göl arkasıysa ormanlık alan,hemde harika kitaplar var." Kabul eder gibi oldum. Ama meğersem o adam oranın işleteniymiş. Patronla konuşunca hemen vazgeçtim. Patron emekli albaymış. Hobi olarak asker,polis ve silah kullanma yetkisi olan insanları görünce kaçıyorum. 
Adam anlattı durdu. Ben burada askeri disiplin isterim. Sen daha çok acemisin,seni işe alsam nasıl yapacaksın vs. vs. vs. Bende tüm söylediklerini asker oluşuna verdim. Askeri ortam insanın beyin hücrelerini haşlıyor bence. Ben duyunca bile bir garip olurken adam yıllarını geçirmiş. Hak vermek lazım. Hatta adam en son "Ben nerden bileyim seni özel biri göndermedi?" dedi. Ben anlamadım. Sonra açıkladı "Yani ben emekli albayım, belki seni biri beni gözlemek için gönderdi." dediği an yıkıldım. Göl ağladı,ben ağladım. Deniz ağladı,orman ağladı. İşi teklif eden adamla çalışılır ama albay... Disiplin olmadan hayat olmaz dedi adam. Ve bu adamın kitaplığında Nietzsche var. Demek ki olay kitap okumakta bitmiyor,kafada bitiyormuş. O kadar kitabı oku git albay ol,birde albay olduğun yetmiyormuş gibi hayatını askeri disiplinle geçir. nse bn bşy dmyrm.

Bodrum'da Ivana Sert'i gördüm. Yanına gidip bizimla deyılsın demek istedim hatta. Ben gece hayatını seven biri değilim. Bu yüzden Adana'da hayatım nasılsa Bodrum'da da aynı şekilde devam etti. Bazı insanlar benim hiç arkadaşım yok diye dışarı çıkmadığımı düşündü,acıdı. Bu yüzden Nilay abla ve ferhat abinin baskısıyla Catamaran'a gittim,götürüldüm. Meşhur gemi. 
Ivana Sert de oradaydı. Baktım insanlara,hepsi ayrı bir dünya. 2 saat zor dayandım o gürültüye. dıptıs dıptıs müzikler herkes her yerde. Ben kafayı yerken insanların kafa bir milyon. Bizde niye yok?!!??! Anne bize niye gece hayatı sevgisi almıyorsun? 
Bizimla deyılsın gece hayatı.

Cemal Süreya'ya özeneyim;
Geceler var uyumak için,koşmak için gün doğumları.
Ah, birde Küçük Prensin her gün izlediği gün batımları

19 Haziran 2013 Çarşamba

It's over, I'll be gone!

-pazartesi yazılıp çarşamba atılan postun hikayesi-
Sınavda aklıma takılan şarkı için.

Artık nasıl bir nefretse ingilizceye dair tüm kaynaklarımı yaktım. Hoş 3 ay sonra kaldığı yerden devam edecek olsa da onlar yanarken tüm sınav stresim de yanıp kül oldu. 


Before-After temalı. Orada gördüğünüz tüm notlar kelime. Her sınavdan sonra oturup "bu paragrafta bunların anlamını bilmiyorum" "bu cümledeki bunun anlamı neymiş" "bu freyzıl ne demek" diye tek tek önce anlamları buunup sonra not kağıtlarına rengarenk yazılıp asılmış kelime kağıtları. Onları kitaplığımdan sökerken aldığım huzur.

Nasıl geçti diyenlere alternatif bir cevap olarak: MUŞ
-Ali sınıvın nısı giçti cınım?
+MUŞ
Sonra zaten şakalar komiklikler. YA ARKADAŞLAR CİDDEN NASIL GEÇTİ DİYE SORMAYIN İTİCİ ÖTESİ OLUYORSUNUZ. 
sınav dönemi bir kere bile muhattap olmamışım gelmiş nasıl geçti. çok umrunda ya ondan sınav döneminde bir kere bile gelip çalışmalar nasıl gidiyor diye sormadın. bir git ya. bir git allasen.



Sınav 14.30'daydı. Benim gibi 7'de uyanan biri için geçmeyeceğini düşünerek cumartesiden planımı yapmıştım. 2 saat yoga sonra ılık bir duş yemek ye ve evden çıkarız sonra. Ama işte 7'de uyanınca tüm bunlar saat 10da bitti. Ne yapacağımı bilmeden evin içini turlarken Kardelen çok güzel bir öneri sundu. Sonra hemen bende onu yaptım. sınavdan önce cidden baya eğlenmiş oldum bu sayede. 


Silly Old Bear. Ya ben Winnie the Pooh'yu çok seviyorum. Çocukluk kahramanım. Onun koca poposunu ısırırım ya. Bu filmini izlememiştim küçükken. Spor yaparken söylediği şarkının tatlılığı. Up down touch the ground bam bam bam.. Bu sayede kanser olarak geçirdiğim saatleri mutluluğa dönüştüren Kardelen'e kocaman bir Namaste!

Sınav yerine gittik. Herkes önceden kampüste bir kafede toplanmayı düşünmüş. Gitmedim tabi ki. hayır şimdi sınavdan önce o geri zekalı insanları görüp sinir olmak istemedim. En başta da dershanedeki hocaların biri. Aslında onun dersinde güzel deneyimler yaşadım. kibirli insanlara katlanmayı, sakinliği ve görmezden gelmeyi öğrendim. Birde bir derste 11943'e kadar saymaya matematiğim yetiyormuş onu gördüm. sınavdan önce böyle tipleri,birde sevmediğim öğrencileri görmek yerine  Kardelen'in yanında olmayı tercih ettim. Zaten Kardelen iyi ki var. Zaten Kardelen tek arkadaşım. 
***
Buraya kadarı it's over olan bölümüydü. I'll be gone olayına gelecek olursak saat 5te gidiyorum tatile. Bodrum'a oradan da İstanbula Sigur Ros kons... KONSER İPTAL OLDU Kİ. 

Aylardır Sigur Ros konserini bekliyorum. Bir sürü rüya gördüm bununla ilgili. Birinde İzlanda'da gri gökyüzünün altında dağların arasında bisiklet sürüyordum. Dağlık alanlarda Jonsi'yi gördüm hep. İşte bunlar hep Heima. Ama konserin iptal edildiğini öğrendiğim gece Jonsi'ye semiz otu veriyordum rüyamda dkjfhgksdjfgklsfd. 
YA AMA. JONSI YA. Gelsin bence. Jonsi'yi yakından bir görseydim. Zaten Nick Drake'i hiçbir zaman göremeyecek olmanın acısını hep içimde yaşarken bu iptalden sonra intihara eğilimimin arttığını hissediyorum. Yani beklerken mutlu olduğum,aklımda geldikçe beni gülümseten tek şey konserdi. İptal ettiler. Ya ama cidden acı çekiyorum. 

Neyse,en azından Adana'da kalmıyorum Bodrum'a gidiyorum. Sabahları koşuya iki haftalık aradan sonra devam edeceğim. Akşamüstü bisiklet sürerken gün batımı izleyeceğim. Ama yine de bir Sigur Ros değil. 
Sosu konmadan çiğ hali beyle bişi.

Gitmeden önce Last Supper tribine girip yemek yaptım. 
Kıymalı patates dolması.
Aaaaaa Ali et yemeye mi başlamış?
Soya kıymasını keşfetmiş nihayetinde. 
O değil de ben buraya tarif yazıyorum ilgilenen oluyor mu? Merak ettim şimdi. Tadı çok güzel oldu. Ama şimdi uzun uzun anlatmaya üşendiysem demek.





Son hazırlıklarımı yapayım artık. Saat 5'te gidiyorum!


-şimdi çarşamba gününden devam edelim-

Bodrum hala çok güzel. 
Gökyüzü ve deniz masmavi.
Günbatımı hala hüzün dolu.
Sabah koşusu deniz kenarında ayrı bir muhteşem.
Yalnızlık. Onun için bir sıfat bulamıyorum.
***

28 Mayıs 2013 Salı

Give peace a chance

Üfffff.
YGS'den beridir okula gitmiyordum. Bugün bazı yazılılara girmek için gitmek zorundaydım. Tüm günü kaldıramayacağımızı düşünüp Kardelen'le birlikte öğleden sonra gittik. 

okul ne kadar iğrenç bir yermiş. O duvarlar. o okul havası. öğrenciler,öğretmenler. kusmuk tadı gibi aynı. 3 ders boş boş oturmaya tahammül edemedik okulda doğrusu.

Bence tüm okullar yıkılabilir yani. Ben hiçbir sorun görmüyorum bu konuyla ilgili. 

Okul demişken bizim evin daha doğrusu odamın karşısındaki okulun tam odama bakan sınıfında bir öğretmen var. Cırtlak bir resim öğretmeni sanırım. Sürekli tüm öğrencilere bağırıyor. Kimse dersine defter ve dosya getirmediği için bir ders azarlıyor öteki ders de saçma salak bir şey anlatıyor.
Dün evrimden bahsediyordu. Söylediklerini aynen aktaracağım.
Darwin ve bir çok ateist düşünceli bilim adamı evrimi kanıtlamaya çalışmıştır ama evrim diye bir şey tabiki yoktur. İnsanlar hiç maymundan gelmiş olabilir mi? Biz insanız ve diğer tüm hayvanlardan üstünüz. Allah bizi diğer tüm canlılardan üstün yarattı. Kuranı kerimde bundan da bahsetmiştir. Ama evrim yıllardır çalışılmasına rağmen daha ispatlanamamıştır. Mesela afrikadaki insanlar zencidir, Avrupa ve Amerikadakiler beyaz tenli bizse esmeriz. Tüm bunların nedeni yaşam koşuludur. Eğer maymundan evrimleşmiş olsak böyle olmazdı hepimiz aynı olurduk (Evrim teorisiyle evrimi çürüttü son cümlede ama çaktırmıyoruz) Bunlardan da anlaşıldığı gibi insanlar ve hayvanlar farklı türlerdir vs. vs. vs.
Pencereden çıkıp evrimi nasıl evrim teorisiyle çürütebiliyorsunuz gibisinden bir söylev vermeyi düşündüm de ukalalık yapmanın bir alemi yok bence. İnsan olmayı,evrimin en üst basamağında olmayı böyle egoya dönüştüren insanlara ne anlatayım ya. Kendi dogmalarına inanmaya devam etmesini acıyarak izlemek dışında elimden ne gelir ki.

YGS'den beridir okula gitmiyordum. Ne yaptın deseler diyeceğim şey "Yemek" olurdu herhalde. Hatta bunu söyleyince bugün Kardelen'le ne güldük. Tüm günüm başlıca odamın geneldeyse evin içinde geçtiği için sürekli gereksiz bir heyecan ve yeni bir şeyler arayışı beni yemek yapmaya yöneltti. Zaten yemek yapmayı oldum olası severdim ama tüm gün evde kalınca insan kendini yemek yapmaya veriyor. Şimdi ev hanımlarının neden tüm gün mutfakta zaman geçirdiğini anlayabiliyorum. 

Sayısız film izledim. Ve hala izliyorum. Evde olmanın en huzurlu yanlarından birisi bu. The more movie, the more tranquility. Birde hayatımda ingilizcenin baskınlığı yüzünden sürekli ingilizce düşünme tribim var artık evet. Mesela bugün unawareness kelimesinin Türkçesini düşünüp durduk. Bir türlü bulamadık. 
Aware: Farkında olmak
Awareness: Farkındalık
Unawareness:Farkındalıksızlık,farkınsızdalık,farkındasızlık,farkınsızlık... Ama sözlükler gaflet diye çevirip işi bitirmişler. bizce olmamış ama.


Keten tohumu büyütmekteyim! Keten tohumundaki b12'yi ve tok tutucu etkiyi tutunca almıştım. Sonra birazını ekeyim bakalım ot olarak nasıl diye düşünüp ektim. Büyüdüler kocaman oldular. Bazılarını alıp yiyorum. Biraz daha büyüyünce kesip salata yapmayı planlamaktayım. 

Birde bunun lacivert saksılı olanı vardı. Ama o penceremden aşağı okula düştü. O okula girip almakta bana nedense işkence gibi geldiği için okulun arka bahçesinde kaldı. 







Bandana yaptım kendime. Tabi ki lacivert. Ama altını çizeyim almadım,yaptım. 
Öncelikle lacivert sonsuz tane x'i olan large bir t-shirt alıyoruz.
Ardından koltuk altı bölümüne kadar güzelce kesiyoruz.



Kare şekline getiriyoruz















Bandanamız hazır. dırırırıdın!




















***
Bütün bunların ötesinde ben hala insanların neden savaşmaya gereksinim duyduklarını anlamıyorum. Olmayan çizgiler,sınırlar için savaşmak akıl kârı gelmiyor. Ya da sırf değer verdikleri için önemli gibi görünen kağıt parçaları,madenler bir insanın hayatından önemli olmamalı. Barışa bir şans vermeyi denese şu devlet adamları. En azından bir kere. Yıllardır savaşlarla bir yere varılmadığını tarih yeteri kadar göstemiyor mu? Tarihten ders almaktan bahseder büyükler ama iş kendilerine gelince bunu uygulamazlar. Büyükler hep böyledir zaten. Yapmanı söyler ama yapmazlar,yapmamanı söyleyip de yaparlar. 
Zaten "Şu büyükler,ne tuhaflar!"
**
Birde din adı altında insanların tırı vırı şeyleri gündeme getirmesi benim sinirimi bozuyor. Hala dinden meddet umulması da öyle. neyse. üst insan. hiç bi zaman ulaşılamayacak çoğu tarafından.